1603-1868 yılları arasında iki yüz yılı aşkın bir süre boyunca, Japonya Krallığı'nın otoritesi (Tokugawa Şogunluğu), ülkenin birleşmesine ve genel bir barışın tesis edilmesine vesile olsa da, vatandaşlarının yurt dışına seyahat etmesine veya yabancıların kendilerini ziyaret etmesine hiçbir şekilde izin vermedi. Ticarete sadece Hollanda ve Çin ile sınırlı bir ölçüde izin veriliyordu. Eğer bu olmasydı, Van Gogh da o büyük ressam olamazdı; çünkü o dönemde Hollanda'da renk (boya) sadece Japonya'dan geliyordu ki bu da oldukça ilgi çekici bir şeydi.
Özetle; Japonya, 1853 yılına kadar kapalı ve geri kalmış bir krallıktı. O yıl Amerikan donanması, gelişmiş bir askeri düzenle Edo (bugünkü Tokyo) kıyılarına saldırdı ve bu durum yöneticiler ile tüm ülke için büyük bir şok ve şaşkınlığa neden oldu. Bunun ardından, Mutsuhito döneminde (M.S. 1868-1912 yılları arasında) aydınlanma çağı başladı; siyaset, ekonomi ve hukukta gözle görülür bir dönüşüm meydana geldi. Bilim, mühendislik ve eğitim alanındaki yabancı uzmanlar, telgraf ve demiryolu ağlarının kurulmasında ve inşasında ülkeye rehberlik etti. Birkaç on yıl sonra Japonya'yı öylesine sanayileşmiş ve güçlü bir ülke haline getirdiler ki, İkinci Dünya Savaşı'nda Amerika'ya karşı durmayı başardı; halbuki düşmanları olan Amerika, onların uyanışının ve bilinçlenmesinin asıl nedeni ve vesilesiydi.
Öyleyse; bazı milletlerin yıkımının ve geri kalmışlığının tek nedeni düşman değildir; bu milletlerin bizzat kendi zihniyetlerinde, kültürlerinde ve doğalarında yapısal sorunlar vardır.









Yanıt Bırakın